Britanya, 2000
’99 yılında hediye gelen bir defterin ön sayfasına “bu, benim seyahatlerimi yazdığım defter olacak” diye not düşmüşüm. Ne tesadüftür ki 8 ay sonra hayatımın ilk yurtdışı seyahatine çıktım, yanımda defterimle.
Büyük Britanya veya Birleşik Krallık’ta geçen 2000 yazım.
İngiltere diyemem çünkü İskoç ve Gallerliler Ada’ya İngiltere denmesine son derece kızıyorlar. İngiltere dediğimiz Britanya adasının üç bölümünden biri aslında. Adanın batısı Galler (Wales), kuzeyi ise bildiğiniz gibi İskoçya diye geçiyor.
Annemin İngilizcemi ilerletmem konusundaki ısrarları ve benim bir koca yazı soğuk İngiltere’de geçirmeye itirazlarıma rağmen kontakları aracılığı ile 3–4 aylık bir hazırlık süreci neticesinde 2000 senesi 1 Temmuz günü kendimi THY uçağında 20 kişilik bir öğrenci-öğretmen kafilesi ile birlikte bulmamla başlıyor hikâyem.
İlk yurtdışına çıkışım ve ilk uzun mesafe uçak yolculuğum. Benim standartlarıma göre kaybolmak her zaman olasılıklar dahilinde bir durumdur, netice, Heatrow’da iner inmez geldiğim grubu ve havalimanından çıkışı kaybetmem oluyor. Heatrow içinden metro geçen, terminaller arasında otobüs servisi olan bir havalimanı. Gayet doğal değil mi kaybolmak? Grubun beni bulması neticesinde bizi bekleyen otobüslere yerleşiyor ve 4 saatlik yolculuk ardından Brecon’a varıyoruz.
Brecon; Galler’in orta bölgelerinde Brecon Beacons ulusal parkının eteğine, Wye nehri kenarına kurulmuş bir kasaba. Her Brit kasabası gibi kilisesi, kırmızı tuğladan evleri, üç kişiye bir tane düşecek kadar lokal pub’ı olan alabildiğine yeşil ve her daim ıslak bir kasaba. Önümüzdeki 17 gün burada, Christ College’da kalacağız. Bu, bir kısa dönem yaz dil kursu. İstanbul’un ünlü özel okullarından ikisinin öğrencilerinin katıldığı 30–35 kişilik bir kurs. Okul dışı aktivitelerde öğrencilere gözetmenlik yapacağım. Amaç bir süre Britanya’da kalmak ve günlük sohbetlerle dilimi ilerletmek.
İlk gün; akşam saat 9 da güneş henüz batmamıştı ve 10 da hava hala aydınlıktı. O gün niye çok okuyanın değil çok gezenin bildiğini anladım. Yaz aylarında ne kadar kuzeydeysen o kadar fazla gün ışığı demekmiş. Bu beni gülümseten bir keşifti. Sizden önce keşfedilmiş ya da genel geçer bir bilgi olması fark ettirmiyor, bir şeyi kendi beş duyunuzla hissetmek, siz keşfetmişsiniz gibi heyecan verebiliyor.
İlk izlenimlerim insanların ne kadar nazik ve kibar oldukları. Teşekkür ederim ve lütfen kelimelerini ne kadar sık kullandıkları. Gelmeden önceki soğuk İngilizler önyargım adımımı attığım 1–2 saat içinde yok oldu gitti.
Brecon’lı gençlerden oluşan bir supervisor/gözetmen ekibi var. Akşamları okulda nöbetçi kalanlarla öğrencilerin yatma saatinden sonra lokal pub’lara gidiyoruz. Sohbetlerden anladığım Gallerliler, İrlandalılar ve İskoçlar birbirlerini ve İngilizleri sevmiyorlar. Niye olduğu konusunda hala bir fikrim yok. İçkiler turlar halinde alınıyor ve her turu bir kişi ısmarlıyor. Alman usulünden oldukça farklı. Ve genelde pub’da içki içilirken sohbet bir şekilde dönüp dolaşıp “Royal family” yani kraliyet ailesine geliyor. Prenslerin nerde okudukları, kimle çıktıkları, Diana ve Charles ve kraliçe baş konular. Kraliyet ailesine saygı duyuyorlar ve seviyorlar. Zaten bildiğiniz gibi krallık tamamen sembolik. Ancak içtiğimiz Twinnings çaylar bile Kraliçe Majesteleri adına. Bir başka tuhaf bilgi de ülkenin tüm nehirlerinin ve nehirlerinde yaşayan hayvanların kraliçeye ait olması. Balık tutmak için özel izin alınması gerekiyor bu sebeple, bir de tüm kuğular kraliçenin. Sembollere ve geleneklere çok bağlılar.
Sürekli yağmur yağıyor ancak yerleşim bölgelerinde çamur diye bir şeyden söz etmek mümkün değil. Her yerde yürüyüş ve bisiklet yolları var. Ülkenin bir ucundan bir ucuna bisikletle gitmek yollar ve yönlendirmeler sayesinde gayet rahat. Tepenizde her an kapalı ve gürlemeye hazır bir gökyüzü. Doğa o kadar düz ki havanın kapalı olması içinizi sıkmıyor. Etrafınızda dağlar yok, alabildiğine yeşil ve güzel kasaba evleri görebiliyorsunuz. Halk yağmurun ne zaman yağacağını ve ne zaman duracağını çok iyi biliyor. Bir de elbette her sohbetin başında havalardan söz ediliyor. Her gün yağmur yağan bir ülkede havayla ilgili bu kadar çok konuşmaları beni güldürüyor.
Tek başıma pub’lara gidiyorum. İngilizcemi ilerletmemin en güzel ve keyifli yolu bu. Hava bugün yine yağmurluydu diye yanımda oturana laf attığımda o gecenin sohbet arkadaşını bulmuş oluyorum.
Brecon’da kaldığımız sürece çevre kasabalara gezilerimiz oldu.
Hay on Wye dünyanın dört bir yanından gelmiş 2. el kitapları ile ünlü bir kasaba. Bir kasaba düşünün ki her evinin alt katı bir 2. el kitapçı dükkânı.
Hereford eski evlerini koruyan bir İngiliz şehri. İlk harita saydıkları Mappa Mundi’nin de teşhir edildiği dünyanın en geniş zincir kütüphanesi burada. Ben de sizin gibi Piri Reis’den ve haritasından söz ettim elbette. Ama tarih maalesef fizik gibi bir bilim değil. Su dünyanın her yerinde deniz seviyesinde 100 derecede kaynıyor ancak tarih yazıldığı coğrafyaya göre şekil değiştirebiliyor.
Bu zaman zarfında; on gün kadar Hereford’da ofis malzemeleri satan bir marketin muhasebe bölümünde çalıştım.
İki günde bir değişik patikalardan, çalı çırpı içinden, çamura bata çıka; tepelerden aşağılara yuvarlanarak doğa yürüyüşlerimiz oluyor.
İki kez at binme şansım oldu. Hem de öyle manejde değil, çiftlikten atlara binip doğaya çıkıyorsunuz. Patikalardan çevrede bir saat kadar gezip, geri dönüyorsunuz. İlk bindiğimde çok korktum, bu kadar korktuğum için at bana güvenmedi ve benim yönlendirmelerime göre değil kendi bildiği gibi gitmeyi tercih etti. İkinci binişimde ise korku yerini hem kendime hem ata güvene bırakmıştı. Bu kez at binmenin ne kadar keyifli olduğu, atın seni nasıl anladığını, hissettiğini gördüm. İlk seferinde dizginlerden nasır olan ellerim bu kez dizginlere dokunuyordu ve Sally’i seviyordu; aferin kızım diyerek. İçimden geçen, çocukların doğa ile hayvanlarla bu kadar iç içe olmasının yetişmeleri açısından ne keyifli, ne büyük bir şans olduğu idi.
Şehirde yürüyüş, öğlen deniz kenarında sports bar’da yemek, akşamında ise sinema ve bowling programı olan Galler’in başkenti Cardiff’e gezimiz oldu öğrencilerle. Bugün genel olarak çocukların alışveriş yapması için ayrılmıştı. Her kenti özel kılan kendine özgü bir katedrali ve her kasabanın, şehrin kendine özel bir belki daha fazla festivali var. Gittiğimizde Cardiff’in sahile bakan büyük kırmızı kalesinin etrafındaki yeşillikler panayır yeri gibiydi, o gün festivalin ilk günüymüş. 14–15 yaşında kafasına şeytan boynuzları takmış kızlar, yüzleri boyalı erkekler su savaşı yapıyorlar, şarkı söyleyip çimlerde yatıyor, topu topu 10–15 gün gördükleri güneşin tadını çıkarıyorlardı.
17. günümüzde Robin Hood’un memleketi Nottingham’a yola çıkıyoruz. 2 gece Nottingham Üniversitesi kampüsünde kalacağız. Üniversite 3. sınıf öğrencisi olarak gittiğim o kampüs beni ve tüm bildiklerimi, inandıklarımı sarsmıştı. Kaldığım odadaki ahşap eşyalar en az 40 yıllıktı. Babaanne evinde görmeye alışık olduğunuz cinsten kullanılır antikalardı her biri. Bir öğrenci olarak böyle bir yerde okumanın nasıl olabileceğini hayal etmek beni kıskançlıkla “şimdiki aklım olsa” demeye itmişti. Şimdiki aklım dediğin geçen zamanın ve zamanında yaptığımız hataların bize kazandırdığı bir şey değilmiş gibi. Yine de şimdiki aklım olsa ne yapar eder bir Avrupa kentinde akademi gibi bir üniversitede, gerçek bir bilim kurumunda okurdum üniversiteyi.
Bir gün American Advanture Park’ı, şehri ve Robin Hood müzesini gezeceğiz. Müzede gördükleri ile tatmin olmayan çocuklar Sherwood ormanına gitmek konusunda ısrarcılar ama bu, programa dahil değil maalesef.
American Advanture Park’da bunge jumping’in bir benzeri 90 m yüksekten serbest düşüş deneyimi olan sky coaster’ı deniyorum.
İkinci gün ise Alton Towers eğlence parkında kurtlarımızı dökeceğiz. Bizle birlikte 400 otobüs daha var tarihinin en kalabalık gününü yaşayan Britanya’nın en büyük eğlence parkında. Saatlerce sırada bekliyorsunuz her bir alete binmek için. 200m yükseklikten koyu bir karanlığa doğru üzerimize 4,5G kuvvet uygulayan serbest düşüş deneyimi yaşıyoruz.
Bu iki günün sonunda Londra yolunda tahmin edileceği üzere bağırmaktan sesim kısılmış durumdaydı.
Öğrencilerin son iki günü Londra’da geçecek. Ben Britanya’da daha uzun kalmaya kararlıyım ancak son gün dedemin uzun zamandır ICQ’dan tanıdığı Essex’de yaşayan arkadaşı evlerinde kalabileceğimi söyleyene kadar kalacak yerim yoktu. Supervisor arkadaşlarımın her birinde bir süre kalarak tüm yazı geçirebileceğim teklifi İstanbul tarafında onay görmemişti.
Londra’da her gözetmenin sorumluluğunda 7–8 öğrenciden oluşan gruplar halinde şehre dağılıyoruz. London Eye dedikleri dev dönme dolaba binip, Madam Tussaud ve Sherlock Holmes müzelerini geziyoruz. Oxford caddesinde alışveriş yapıyor akşam ise Andrew Lloyd Webber’in bir oyununa gidiyoruz. Tiyatrodan sonra gece Buckingham Sarayı’nın kapısında bir grup Türk kızı Prens William’ı görmek umudu ile parmaklıklara yapışıyor, St. James Parkı’ndan Piccadilly Circus’a geçiyoruz.
Öğrencilerin dönüşünden sonra bir ay kadar Ada’nın en doğusunda Essex’in kasabası Walton on Naze’de kaldım. Dedemin arkadaşı Audrey ile alışverişlere gittik, sahilde çay içip sohbet ettik. Kızının bisikleti ile çevre kasabaları gezdim. Akşamüstleri rıhtımda bira ve sigara içtim. Colchester’da şehir turu attım, geçitler, müzikler, baloncular, şekerlemeciler ile sokakları kıyafet balosuna çeviren Clacton festivaline katıldım. Brecon günlerine göre nispeten daha sakin günlerdi burada geçenler.
Arada sırt çantamı alıp ülkenin kuzeybatısına Manchester’a kaçmam, arkadaşlarımla Lake District’de kamp yapmam, Penrith’de kalmam ayrı elbette.
M6 İngiltere’yi kuzeyden güneye geçen otobandır. Walton’dan Londra’ya geçmek; Victoria terminali merdivenlerinde bir sigara tüttürüp, otobüs değiştirip Manchester’a gitmek 21 yaşındaki Ege için çok keyifli, çok özgür bir maceraydı.
Meyveleri kendiniz topladığınız ve çıkışındaki kutuya para attığınız (pick&pay) çilek tarlaları, araba ile 1 saat sonra İskoçya’ya varmak ve Gretna Green’i, Dumfries’ı gezmek, İskoç deniz fenerlerinin resimlerini çekmek şimdi uzun zaman önce izlediğim keyifli bir filmin kareleri gibi.
Ağustos ortasında Brecon’a Jazz Festivali’ne kaçmaya ne demeli? Caz festivali döneminde kasabanın birbirini kesen iki büyük caddesi trafiğe kapatılıyor ve sadece kapalı alanlarda değil konserler sokaklarda da oluyor, o sokaklar tüm gün bira içen, yemek yiyen, sızan, uyuyan, uyanan festival ruhuna kaldığı yerden devam eden insanlarla doluyor. 3 gün boyunca sadece eğlence ve müzik yaşanıyor sokaklarda. Bunca alkol tüketiminde ve sokak yaşantısında en çok kazananlar sabaha kadar açık olan Türk kebapçılar oluyor elbette.
İngilizler ve Gallerliler için Pazar akşam yemeği (Sunday dinner) denmesine rağmen ailelerle birlikte öğleden sonra yenilen gravy sosunda et ve horsedish sosu ile haşlanmış sebzeden oluşan yemek oldukça özel.
Tüm Brit kentlerinde Marks&Spencer, Clacton cards, Burton ve yardım dükkânları olan kırmızı tuğladan alışveriş sokakları var. Dükkanların sırası bile aşağı yukarı her yerde aynı.
Audrey ve Maurice ile geçen bir aydan sonra Lake District’e arkadaşlarımın yanına gitmek için bu kez Londra’da aktarma yapıp beni karşılayacakları Liverpool’a geçiyorum. Liverpool? Futbol kulübünün marşı “You will never walk alone” kulaklarımda, gözlerim çatılarda Beatles’ı arıyor.
Lake District İngiltere’nin kuzeyinde yaklaşık 16 gölden ve onları çevreleyen dağlardan oluşan bir ulusal park. Akıllara durgunluk verecek bir güzelliği var. İster gün doğumunda ister günbatımında ışığın göllerde yaptığı oyun, dağların siluetleri fotoğraf kareleri ile eve götürmek isteyeceğiniz cinsten. Öğrenciyken harçlıklarımla aldığım Canon A1 ile çektiğim fotoğraflara haksızlık etmek istemem ama Lakes’e bir kez daha gidip sadece fotoğraf çekmek isterim doğrusu. İnsan yaşadığı anın heyecanı ve kalp çarpıntısı ile fotoğrafı bir kenara bırakabiliyor. Bir yere fotoğraf çekmek için gidecekseniz eğer, yeteri kadar zamanınız olmalı ve sakin kalmayı bilebilmelisiniz. Bazı anlar oluyor ki, deklanşöre basmayı özellikle reddediyorum. O anda diyafram, enstantane, netlik ayarı yapmaktan öte, yaşadığım anı her yanımla içime sindirmek istiyorum. Bir başkasına gösteremeseniz dahi en güzel fotoğraf aslında zihninize işlediğiniz oluyor. Fon müziği ve hissettikleriniz de kendi bilincinizin yaratıclığına ve oyunlarına kalıyor.
Son bir ayım New Castle, Carlisle, Blackpool gibi İngiltere’nin nerdeyse tüm kuzey bölümünde gezmek, yeni insanlarla tanışmak, arkadaşlarımın arkadaşlarının evlerinde kalmak, kamp kurmak, golf oynamak, trekking yapmak ve bol bol pub’larda takılmakla geçti.
Britanya’da iyi bir İskoç viskisi içmek gibi golf oynamak için de çok paranız olmasına gerek yok. 2. el pazarından 50 pound'a alacağınız bir golf takımı ile kaldığınız evin bahçesinde bile oynayabiliyorsunuz.
Newcastle’da Kuzey denizinin 12 derece soğuğunda üzerimde 8 mm wet suit ile surf yaparken donan ellerime bakıp; “ ben bir Akdeniz kızıyım, ne işim var benim bu buz gibi suda” diye ağladığımı söylememe gerek yok değil mi?
Uzun sahili boyunca uzanan iskeleleri, falcıları, bingo salonları ve 77 m yüksekliğinde saatte 135 km hız ile dünyanın en hızlı rollercoaster’ına sahip Blackpool’da elimde dondurmayla koşturduğum çekilmemiş fotoğraflarım var.
Penrith’de kaldığım günler; yürüyüş, bisiklete binmek, çevre kasabaları gezmekle, hayvan çiftliği işçileriyle, parklarda sandviç yerken öğlen tatiline çıkmış çalışanlarla laflamakla geçti.
Orada bulunduğum dönemde, benzin üzerindeki yüksek vergilerden dolayı çiftçiler ve kamyoncular hükümeti protesto amaçlı petrol tankerlerinin depolardan çıkmasını engelliyorlardı. Bunun neticesi olarak, benzin kıtlığı, petrol istasyonlarında kuyruklar ve bazı marketlerde yiyecek sıkıntısı yaşandı. Sosyal devlet bilinci, halkın tepkisi, tepkiye karşı duyarsız kalamayıp vergiyi düşürme kararı alan hükümeti gözlemlemek ekonomi üçüncü sınıf öğrencisi olan ben için sosyal politika dersini yaşayarak öğrenmek oldu.
Kaldığım evin sahibi Fiona erkek arkadaşı ile 10 gün Fransa’ya tatile giderken kedisini bana bıraktı. Her gün yemek verdiğim ve bahçeye çıkardığım kedicik her sabah yatak odamın kapısına ölü bir fındık faresi bırakıyordu. Sonradan öğrendiğime göre bu, ona iyi baktığım, beslediğim için kimi zaman kafası kopmuş, kimi zaman bağırsakları dışarıda fındık fareleri ile kendince teşekkür etmekmiş.
Evlerin dışardan da açılabilen kapılarının değil geceleri, gündüz işe giderken bile kilitlenmediği bir yerdi Penrith, hala öyle midir acaba?
Yanımda mümkün olduğunca aksanlı konuşmamaya gayret eden arkadaşlarımın alkol seviyesi biraz aşıldıktan sonra artık kullandıkları dile hakim olamamaları nedeni ile bir grup Fransız ile birlikteymişim hissine kapıldığım, etrafımda konuşulanlardan tek kelime bile anlamadığım ama “anlamıyorsan, gülümsemeye devam et” (if you don’t understand, just keep smiling) mottosu ile sürekli gülümsediğim için herkes tarafından çok sıcak kanlı bulunmam ve bunun İngilizce'min kıtlığı ile değil Akdenizli olmamla açıklanması İngiltere yazımın güzel anları, anılarıdır.
İngiltere’nin tüm kuzeyini ve neredeyse Galler’in tamamını gezme fırsatı buldum bu dönemde.
Belki en keyiflisi Galler’in yasal olmayan başkenti, Dylan Thomas’ın "ugly, lovely town" ı; Twin Town filminin “Pretty, shitty city” si; her büyük şehir gibi karakterini ve köklerini kaybetmiş Cardiff’ten çok daha Gallerli Swansea'ydi.
93 günün sonunda Heathrow’dan İstanbul’a dönüşüm.
1 Temmuzda o uçağa binen kız Britanya’nın bir yerlerinde gömülü kaldı, yaz sonu geri dönen ise o kızın temel taşları üzerine kurulan bambaşka bir insandı. Daha özgür, daha kendine güvenen ve biraz daha farkında. Belki de hayatımın en büyük deneyimini yaşadım o yaz.
Kendin olmanın, kendinle kalmanın ve sınırsız sonsuz özgürlüğün tadını çıkarırken; yeni insanlarla tanışmanın, gitmenin, geride kalmanın, geri dönmenin ne demek olduğunu, içinde yaşadığımız dünyadan bir başkasının olabileceğini öğrendim.
Sonrasında gittiğim hiçbir yer beni bu kadar şaşırtmadı, heyecanlandırmadı. Şimdi artık gittiğim yerlerde farklılıkları değil aynılıkları görüyorum. Kültürlerin oluştukları coğrafyada şekillenirken farklılık gösterdiğini ancak içinde insan olan hiçbir şeyin aslında temelde birbirinden çok da farklı olmadığını düşünüyorum.
Ama Britanya’ya giden Ege harçlık ile geçinen bir üniversite öğrencisi idi. 21 yaşında kendini hala korunmaya muhtaç hisseden bir genç kızdı. Yaşla değil yaşadıkları ile büyüyor insan. İstanbul’a geri dönen; özgürlüğün ne demek olduğu konusunda fikir sahibi olmuş, isyanın dinlediğin müzikle, okuduğun kitapla değil ekonomik özgürlükle olacağına karar vermiş bir Ege idi.
Uzun zaman kendime gelemedim. Yaşadığım şehir, ülke beni boğdu. O uzak adayı çok özledim durdum.
Belki bundandır, her yaz depresyona girerim; Karadeniz kıyılarını daha çok severim. Ruhumun bir kısmı orada kaldı, benden önce gidenlerin bıraktığı gibi.
Not: "Ne kadar da güzeldir gitmek" Nalan Barbarosoğlu’nun en az ismi kadar güzel olan ilk öykü kitabıdır. Bu nedenle gitmelerimi yazacağım yazılarda ismine vurulduğum ve beş kelime ile içimdekini ortaya koyan bu adı kullanmak istedim. Nalan Abla’nın izni ile.
Not2: Orjinal halleri ile ifade ettikleri anlamı kaybettirmeden çevirecek kadar yetenekli olmadığım için yazıda geçen İngilizce söz öbeklerini Türkçe'ye çevirmek istemedim.
Not3: Annem Moldova yazısı için "bir kadeh Merlot eşliğinde" demişti; ben, bir bardak çay öneriyorum size, bir de Faithless'ın Outrospective albümünden Crazy English Summer'ı dinlemenizi.
|